Tuzlu suda yüzmesini sevmeyen beni bile delicesine içine çekiyor. Dipteki yosunsuz kayaların üzerinde küçük dalgacıkların gölgesi oynaşıyor. Mavilik açıklarda koyulaşarak laciverde ve mora dönüşüyor. An oluyor bir adacık, bazen da bir yarımada ufku kaplıyor. Henüz yazlıkçı sitelerin istila etmediği boş arazilerde rengarenk çiçekler kök salmış. İlle de sarı mersinler. O nasıl letafettir. O nasıl bir büyüdür. Denizin ve göğün maviliği ile o nasıl sarmaş dolaş olma, nasıl baş döndüren bir güzelliktir.
İmbat rüzgarının tatlı esintileriyle salınan yaprakçıklar yanıp sönen pırlanta ışıltıları kadar göz alıcı. Ildırı'ya kadar ağzımız açık yoldan çıkmamaya olağanüstü gayret sarf ederek, neredeyse her kilometrede durup bütün bu güzelliği, bu yekpare cennet manzarasını hafızamıza kazımaya çalışarak yol almaya çalışıyoruz. Sahil ve plajlar bomboş. Şu anda bütün yarımada bizim. Belki yarım saatte bir yoldan bir araba geçiyor ya da bir balıkçı teknesi dünyada olduğumuzu hatırlatıyor. Arkadaşım mecnun gibi sayıklıyor;"Abi, bu nasıl bir su böyle!". Bu öyle bir su ki hayatın kaynağı. Bu su aşık eder insanı. Şair gibi söyletir. Gözlerinizi kapattırıp senfonisini dinletir... Ildırı'ya vardığımızda antik kalıntıların olduğu tepeye yürüyecek hevesimiz ve takatimiz kalmamıştı. Ildırı'nın eski adı "Litri" imiş. Mübadeleden sonra Selanik'ten gelen Türkler buraya yerleştirilmiş. Rumlar gibi ticaret ve balıkçılıktan çok tarıma önem veren Türkler yetiştirilen sebzeleri özelliklede enginarı ile ün salmış. İldin Körfezi açığında irili ufaklı birçok ada bulunuyor.
Adalara Çeşme'den yapılan tekne turları ile gidilebiliyor veya İldin sahilinden özel tutulan teknelerle koylar gezilebiliyor. Bu hevesimizi bir dahaki sefere bırakıp, balıkçılarla ve sahildeki bir iki yaşlıyla selamlaştıktan sonra devam ettik yola. Enginar tarlalarının arasından kıvrıla kıvrıla uzayan Gerence yoluna saptık. Oradan da ver elini Balıklıova...