Sanki ikinci Dünya savaşının filminin setindeyiz. Tepelerde hedefler, kıyılarda çıkartma engelleri, beton bloklar.. Yolun sonunda Doğanbey burnu görülüyor. Okaliptüs ağaçlarıyla süslü bir yol denize doğru kıvrılıp gidiyor. Sahilde bir balıkçı akşam kısmetini aramaya çıkmış, köylüler gölgelerini uzatan güneşin sıcak ışığı altında çalışıyorlar.
Yeşil, sarı, mor, renk renk desen desen bahçeler denize dek uzanıyor. Kıyıya ulaşmaya çalıştığımız bir sırada yol bitti. Daha doğrusu koya (ve elbette çevresindeki siteye) giremeyeceğimizi belirten bir kapı ve levhayla karşılaştık. "Biz de yürürüz"diye düşünürken serbest bırakılmış iri siyah köpeklerin tehditkar havlamalarıyla vazgeçtik. Arkadan dolanalım diye düşündüğümüzde yine aynı şeyle karşılaştık. Şaka gibiydi.
Koskoca koy resmen kapatılmıştı. Çıkarma bölgesine olan yakınlığını düşündüğümüzde burayı ancak çok iyi tanıyanların "gizli" kalmasını istediğini anladık. Kuzeyden yolu oldukça uzatarak tekrar sahile indiğimizde güneş gruba hazırlanıyordu. Arkadaşım teybe"secret garden"ı koydu. Denizin senfonisine notalar, sırtımızı okşayan meltemin serinliğine yüzümüzü yalayan güneşin sıcaklığı eşlik etti.
Gözlerimizi kapadık ve bu anı en tatlı hatıralarımızdan biri olarak sakladık. Anladık ki İzmir'in kıyıları Eğenin incisiymiş, ve izmirli şehrini yere göğe sığdıramamakta haklıymış. Gıptayla haset arası bir duygu sarkacında ama ille de tekrar gelme kararıyla düştük dönüş yoluna.